Bir Zanzibar Hikayesi

by Umur Can Yalçın
zanzibar

Yer Zanzibar, Tanzanya. 7 günlük seyahatimizin son gününde otelden çıkmış, tüm günü Stone Town’da keşmekeşin içinde geçirmiştik. Her yerden pis kanalizasyon kokularının geldiği, yağmur sonrası yerde biriken sulara yanlışlıkla değseniz bile tifo kapabileceğiniz hissine kapılmanıza sebep olan karışık bir şehir merkezi. Uçağımıza sabaha karşı 4:45’te olduğundan, boşu boşuna bir gece otel parası daha ödememek için kiraladığımız arabada uyuruz diye havaalanının yolunu tuttuk.

Öykü her zamanki gibi arabada uyumaya başladı. Beniyse uyku tutmadı, genelde uzun uçak yolculuklarına çıkmadan önce böyle oluyorum. Hava çok sıcak olmasına rağmen dışarı sigara içmeye çıktım. Bir yandan telefonumdan internette bir şeylere bakarken bir yandan da yoldan geçen askerlere ve polislere sempatiklik olsun diye “Jambo” diyip duruyordum. Saat neredeyse gece 12’ye geliyordu ve ortalık nispeten sessizdi. Arada bir vardiya değişimi yapan havaalanı personelinin haricinde yoldan geçen bir-iki arabadan başka pek kimse yoktu. Zanzibar’ın geceleri pek güvenli olmadığını söylemişlerdi. Geçen arabalardan yükselen naralar bana bunu ispatlar nitelikteydi. Sarhoş ya da kafası güzel birkaç tip araba camlarından sarkıp sürekli anlamadığım bir şeyleri bağırıp anlamsız sesler çıkarıyordu.

Bir ara gökyüzüne bakmayı akıl ettim. Kaldığımız otelin kumsalından yıldızlar mükemmel görünüyordu, ancak ışık kirliliği burada da olduğundan pek fazla yıldız göremedim. Doğal hayatın kıymetini bilmemenin pişmanlığını bir kez daha yaşadım o an..

Arada bir arabaya doğru gidip Öykü’ye bakıyordum. Bu sıcakta arabanın içinde çocuk gibi boğulmasın diye de motoru çalıştırıp klimayı açarak onun uyumasına yardımcı oldum birkaç kez. Öyle derin ve yorgun uyuyordu ki, benim bu hareketlerimin çıkardığı seslerden bile uyanmıyordu.

Bir sigara daha içmek için tekrar bulunduğumuz otopark alanının ortalarına doğru yollandım. Havaalanının nizamiyesine 50 metre civarı uzaklıktaydım. Birden gözüme bir genç ilişti, her halinden Akdenizli olduğu belliydi. Güvenlikteki görevli çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi geldi önce. Tabii ki şehirli bir insan olarak gidip ona yardım etmeyi aklımdan bile geçirmedim. Başım önümde, telefonuma bakarak alanda attığım her turda nizamiyeye biraz daha yaklaştığımı fark ettim. Tam vicdanıma yenik düşecektim ki, çocuğun aslında görevlilere dert anlatmadığını, aksine onlarla muhabbet ettiğini anladım. Sohbetlerine uzaktan olabildiğim kadar kulak misafiri olduğumda da, gencin “İspanyolum” dediğini duydum. Tam aradığım şeydi. İspanyolca öğrenmeye yeni başlamış biri olarak neredeyse 10 gündür İspanyolca konuşmuyordum ve iyileşecek hastanın ayağına doktoru gelmişti. Yanına gitsem mi, gitmesem mi diye bocalarken kendimi birden onların yakınında buldum. “Bir şey mi arıyorsun” diye girdi çocuk o mesafeden. Ben de İspanyolca cevap verdim, çok sevindi. Tabii ki cevap verirken o kadar hızlı konuştu ki anlayamadım ve İngilizceye dönmek zorunda kaldık bir süre sonra.

Tanıştık. Adı Adrian’mış, İspanya’nın kuzey bölgesinde yaşıyormuş. O kadar alışmışız ki biri bize sorduğunda “İstanbul” cevabı vermeye ve yadırganmamaya; insanların kendi ülkelerinde bir coğrafyayı anlatırken kuzeyi, güneyi gibi yönlendirmeler kullanmaları bana hep tuhaf gelir.

Adrian ve nizamiyedeki görevli arkadaş Abdül’le derin ve hararetli bir konuşma içerisine girdik. Abdül pek İngilizce konuşamıyordu, ama bir şekilde anlaşıyorduk. En azından o bizi anlıyordu. 26 yaşında ve 3 çocuğu varımş. İkisi kız, biri oğlan. Fotoğraflarını gösterdi, çok tatlı dedik. Abdül’e, hiç Zanzibar haricinde bir yerde yaşamayı düşünüp düşünmediğini sordum. Biraz İstanbul’un şehir hayatını anlatmaya çalıştım. İstemiyormuş, Zanzibar onun için dünyadaki en güzel yermiş. Haklısın, dedim. Haklıydı.

Sonra Adrian’la biraz kendi aramızda konuştuk. Uzun yoldan gelmiş. Güney Afrika’dan Zanzibar’a uçmuş, oradan Kenya’ya geçmeyi planlıyormuş ama transit vize diye bir seçenek olmadığı için 50 Dolar’ını almışlar ülkeye girişte. Parası da kalmamış nerdeyse başka.

Altında bir şort, ayağında doktorlarınkine benzeyen bir terlik ve üstünde lacivert atletiyle tam bir tatilciyi andırıyor derken, adamın evsiz bir gezgin olduğunu anlatışına tanık oldum. 75 ülkeye gitmiş bugüne kadar. 21 yaşında bir genç, tek başına anı topluyor her topraktan. Tam bir uç nokta insanı.

Arada bir gözlüğünün camına düşen kıvırcık saçlarını toplamaktan bıkmış olacak ki, bandanasını taktı kafasına. Daha rahat böyle, dedi. Konuşmaya devam ettik. Havaalanından yaklaşık 8 kilometre uzaklıktaki Stone Town’a, limana gitmek istiyormuş. Arabayı birazdan teslim etmeyecek olsak seni götürürdüm, dedim. Hayır, istemem dedi. Lükse fazla alışmamaya çalışıyormuş. O sırada bir görevli daha geldi yanımıza. Adrian onlara yemek yapmayı teklif etti. Kocaman sırt çantasından mutfağını çıkardı. Ocağı vardı, makarnası vardı. Su bulursak hemen size makarna pişiririm, dedi. O sırada göçmen bürosundan bir polis belirdi ve Adrian adama biraz dert yandı. Transit vize seçeneğinin olmayışını falan anlattı durdu. Polis bana döndü, hiç de fena olmayan İngilizcesiyle, bu genç adamı tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben de az önce tanıştığımızı ama iyi birine benzediğini söyledim. Bir de adamı almışsınız zaten ülkeye, dışarı mı atacaksınız, dedim. Bırakın gitsin işte, geziyor çocuk. Neden böyle emekli albay edasıyla konuştuğumu ben de çözememiştim, ama işe yaradı sanırım. O sırada Adrian harekete geçip yürümeye yeltendi limana doğru. Polis durdurdu ve bu saatte dışarının beyaz biri için pek de güvenli olmayacağını söyleyerek burada biraz daha vakit geçirmesini öğütledi. Güvenlik kulübesinde geceyi geçirebilirmiş. Adrian çok sevindi. Dünyasını içinde taşıdığı çantasından, Ukrayna’dan aldığı kurabiye ve çikolata dolu bir paket çıkarıp herkese dağıtmaya başladı. Poşetin üstünde BİM yazıyordu. Kahkaha atmaktan kendimi alamadım. 1-2 ay evvel İstanbul’daymış, çok sevmiş ama kısa kaldığı için üzülmüş. Bir daha gelirsen beni bul, dedim. Bizde kalabilirdi sonuçta.

Bir süre sessizlik oldu. Sessizliği bozan ben olmak istedim. “Adrian”, dedim, “senin gibi olmak isterdim”. Bu çocuk sadece yürüyerek ve otostop çekerek seyahat ediyor ve yolda tanıştığı insanların evlerinde kalıyor. Eğer kalacak yer bulamazsa da sağa sola çadırını kurarak yaşamına devam ediyor. Olamazsın, dedi. Yaşın çok geç, bu ancak gençlik yıllarında yapılabilecek bir şey. Bizim kapalı suları içmeye çekindiğimiz bu ülkede, havaalanı tuvaletinin musluğundan termosuna bir buçuk litre su doldurup onu içmeye başlamış. Hasta olabilirsin diye uyarmama rağmen, umrunda olmadı. Aşılarını yaptırdın mı Afrika’yı gezerken diye sorduğumdaysa, hiçbir şey olmaz dedi geçti. Yürüyerek seyahat etmenin zorluklarını en derinden yaşıyordu bu çocuk. Ama neden? Neden böyle bir adama dönüşmüştü?

İşte tam o noktada bana hikayesini anlatmaya başladı. Bir gün, daha yola yeni çıktığı zamanlarda, kapkaranlık bir orman yolunda yürüyormuş. Sırtında ağır çantasıyla hiçliğin ortasında, ne bir arabanın geçtiği ne de yıldızlardan başka bir ışığın olduğu bu yolda yürürken ayaklarının altı tamamen su topladığı için canı yanıyor ve az önce yememesi gereken bir şey yediği için de midesi onu rahat bırakmıyormuş. Tam kendini salıverecekken uzaklarda bir yerde bir yıldırımın düştüğünü görmüş. Sanki o yıldırım yere değil de, tam kalbine düştü gibi hissetmiş. O an, diyor, anladım işte. Doğadan farklı olmadığımızı, entegre yaşamamız gerektiğini ve hiçbir şeyden korkmamayı. Bir an, öyle bir enerji hasıl olmuş ki, birden hızlanmaya başlamış ve kilometrelerce yolu göz açıp kapayıncaya kadar bitirmiş.

Kaybedecek tek şeyinin canı olduğunu anlayınca, insan daha bir özgür oluyor sanki. Ona göre, kaybedecek çok şeyin varsa, planlarını ertelemekten başka bir şey yapmazmışsın. Çünkü mutluluk, soyut ve tanımı çok da kesin olmayan bir şeymiş. Dolayısıyla mutluluğu herkes kendince tanımlayabilirmiş. Ama özgürlük öyle değilmiş, özgürlük hiçbir şeye bağımlı olmamakmış. Doğa haricinde.. Araba alabilirsin, ev alabilirsin ve mutluluğu bu somut şeylere sığdırmaya çalışabilirsin. Ve güzel yanı, mutlu da olabilirsin. Ama özgür olamazın. Ve tüm bunlar elinin altındayken, yapmak istediğin her şeyi, tüm planlarını ertelersin ve bir gün gelip çattığında, arkana dönüp baktığında gördüğün şey, tüm bunların senin için birer fikirden ibaret olduğu ve hayata geçirilememiş onlarca plan sahibi biri olarak ölüp gitmek üzere olduğun olurmuş. Gönülden katıldım söylediklerine. Mutluluk kolay, özgürlük zor olandı. Üstelik özgürsün diye mutlu olmak zorunda da değildin. Zor diye, özgürlük mutluluğu kapsayan bir paket olarak gelmiyordu insana.

İşte o an, çok daha net bir şekilde anladım. Sahip olduğum her şey, her obje, aslında bana sahipti. Mutluydum, ama özgür değildim. Yapmam gereken çok şey var, diyordum içimden; ama aslında hiçbirini doğru düzgün yapamıyordum. Başlayamıyordum bile. Neden? Çünkü ben kolay yolu seçmiştim. Mutlu olmayı.

Adrian’ın mail adresini aldım. Dönüş uçuşu 50 gün sonraymış. Bir sonraki rotasını planlamak ve ailesini kısa da olsa görmek için İspanya’ya geri dönecekmiş. O güne kadar benden cevap bekleme, dedi. Tamam, dedim. Ve sonra, daha otantik yol olduğu için kiralamayı tercih ettiğim jipi, kiralama şirketine iade etmek üzere arabanın başına dönmek için Adrian’la da Abdül’le de vedalaştım. Arabada 10 dakika kadar dinlendikten sonra arkamı dönüp baktığımda Adrian gitmişti. Bir yerlerde denize girer temizlenirim, diyordu. Belki de öyle yapacaktı. Abdül’e, çocukları için 3 paket lollipop verdim havaalanına girerken. Selamlaştık. Bir daha görür müyüm bilemeden..

Umur’un Öyküleri’ni @umurcanyalcin Instagram adresinden takip edebilirsiniz.

Bizi kanlı canlı izlemek içinse Youtube kanalımıza davetlisiniz.

Nasıl Bu Kadar Çok Geziyoruz?

Bunları da sevebilirsiniz...

Leave a Comment